Anayasa Değişikliği ve Sendika Hakları…

Nisan 21, 2010 Yorum bırakın
Logo of Turkish Parliament (Türkiye Büyük Mill...
Image via Wikipedia
Anayasa Değişikliği ve Sendikal Haklar -I-
Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK
İktidar partisi milletvekillerinin imzalarıyla TBMM Başkanlığına sunulan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi, şimdiye değin genellikle siyasi partilerin kapatılmasına, Anayasa Mahkemesi ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yeniden yapılandırılmasına ilişkin hükümleriyle tartışma konusu olmuştur (1). Oysa Kanun Teklifinin 5, 6 ve 7. maddeleriyle anayasanın Sendika kurma hakkı”, “Toplu iş sözleşmesi hakkı”, “Grev hakkı ve lokavtkenar başlıklı 51, 53 ve 54. maddelerinde de önemli değişiklikler yapılmaktadır.
Nitekim Kanun Teklifinin Genel Gerekçesine göre; sendikal haklar ile grev hakkında öngörülen bazı sınırlamaların kaldırılması, memurlara ve diğer kamu görevlilerine toplusözleşme hakkının tanınması”, anayasada mutlaka değiştirilmesi gereken hükümlerarasında yer almaktadır. Teklifin 5, 6 ve 7. maddeleriyle ilgili gerekçelerde ise Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) konferanslarında sendika özgürlüğü, örgütlenme ve toplu pazarlık hakları konularında kabul edilen ve Türkiye tarafından onaylanan 87 ve 98 sayılı uluslararası sözleşmelere uyum sağlama amacı dile getirilmiştir.
Anayasamıza göre, usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası antlaşmalar kanun hükmündedir; bunlar hakkında anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda ise uluslararası antlaşma hükümlerine üstünlük tanınmıştır (m. 90/V). Dolayısıyla sözü edilen 87 ve 98 sayılı uluslararası sözleşmeler de bu anlamda kanun hükmündedir. Böyle olduğu halde; inceleme konusu Kanun Teklifi ile anayasanın bazı hükümleri, bu sözleşmeler doğrultusunda değiştirilmek istenmektedir.
Aynı işkolunda birden çok sendikaya üyelik
Kanun Teklifinin 5. maddesi, anayasanın 51. maddesinin 4. fıkrasını yürürlükten kaldırmaktadır. Aynı sözcüklerle olmasa da başlangıçtan beri 51. maddede yer alan bu fıkra uyarınca, Aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz.Bu yasağın kaldırılması, 87 sayılı Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin Sözleşmeye uygun sayılabilir. Çünkü bu Sözleşmeye göre, Çalışanlar ve işverenler, herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşuluyla bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.Uluslararası Çalışma Örgütü de, 87 sayılı Sözleşmenin her durumda çoğulculuğun olabildiğince olanaklı kalmasını içerdiği görüşündedir (2).
Fakat anayasanın 51. maddesinin 4. fıkrasının kaldırılmasıyla aynı iş kolunda rakip sendikaların çoğalması, var olan sendikaların bölünmesi ve parçalanması, sonuç olarak her birinin toplu pazarlık gücünün zayıflaması yolu açılacaktır. Nitekim Uluslararası Çalışma Örgütü de, -kanunla doğrudan veya dolaylı olarak sendika tekliğini zorunlu kılmak, 87 sayılı Sözleşmede öngörülen standartlara aykırı olmakla birlikte- rakip örgütlerin çoğalmasından kaçınmanın genellikle çalışanlar ve işverenlerin yararına olduğunu; bunun onların pazarlık masasındaki konumlarını güçlendireceğini, yapısal reformlar ve çalışmalarını etkileyen değişiklerle başa çıkma çabalarında eşgüdüm sağlayacağını belirtmektedir (3).
Aslında bu konuda sendika kurma özgürlüğü ile güçlü sendikacılık arasında makul bir denge kurulması gerekir. Kanun Teklifinde bu denge gözetilmemiş; örgütlenme özgürlüğü adına güçlü sendikacılık düşüncesinden uzaklaşılmıştır.
Kamu görevlileri sendikaları
Kanun Teklifinin 6. maddesi ile anayasanın 53. maddesinin kenar başlığı Toplu iş sözleşmesi ve toplusözleşme hakkıolarak değiştirilmekte; 3. ve 4. fıkraları yürürlükten kaldırılmakta; maddeye eklenen yeni fıkralarla memurlar ve diğer kamu görevlilerine toplusözleşme yapma hakkıtanınmakta, bu süreçte uyuşmazlık çıkması durumunda tarafların Uzlaştırma Kuruluna başvurabileceği, Kurulun kararlarının kesin ve toplusözleşme hükmünde olduğu belirtilmektedir. Madde gerekçesine göre, Uzlaştırma Kuruluna verilen yetki ile mevcut düzenlemedeki Bakanlar Kurulunun takdir yetkisi sona erdirilmekte”; “yeni düzenlemenin bir sonucu olarak 53. maddenin 3. fıkrasıile 98 sayılı Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı İlkelerinin Uygulanmasına İlişkin Sözleşmenin 4. maddesinde öngörülen serbest ve gönüllü pazarlıkilkesiyle bağdaşmayan 4. fıkrası yürürlükten kaldırılmaktadır.
98 sayılı Sözleşmenin 4. maddesi, günümüz Türkçesiyle şöyle verilebilir: Çalışma koşullarını toplusözleşmelerle düzenlemek üzere, işverenler veya işveren örgütleriyle çalışanların örgütleri arasında isteğe bağlı görüşme usulünden yararlanılmasını ve bu usulün tam olarak geliştirilmesini özendirmek ve kolaylaştırmak için gerektiğinde ulusal koşullara uygun tedbirler alınacaktır.
Kanun Teklifinin 6. maddesi ile anayasanın 53. maddesinde yapılmak istenen değişiklik, kamu görevlileri sendikacılığına ağır bir darbe niteliğindedir.
Çünkü bu değişiklikle, 23.7.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanunla 53. maddeye 3. fıkra olarak eklenen düzenleme ile getirilen kamu görevlileri sendikaları ve bunların idare ile yapacakları toplu görüşmelerin anayasal dayanağı ortadan kaldırılmaktadır. Eğer bu değişiklik önerisi kabul edilirse, sözü edilen 3. fıkranın uygulanmasına ilişkin 25.6.2001 tarih ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu da, anayasal temelden yoksun kalacaktır. Anayasanın Sendika kurma hakkıkenar başlıklı 51. maddesinde 5. fıkra olarak yer alan İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenleni.hükmü ise, 51. maddede içinde sendika sözcüğü geçmeyen tek fıkra durumundadır. Dolayısıyla kamu görevlileri sendikaları için bu fıkraya anayasal destek işlevi yüklenemez. Zaten bu fıkra yeterli olsaydı, 53. maddeye 4121 sayılı Kanunla şimdi yürürlükten kaldırılmak istenen 3. fıkra eklenmezdi.
Eğer önerilen değişiklik gerçekleşirse, memurlar ve diğer kamu görevlileri için getirilmek istendiği öne sürülen toplusözleşme yapma hakkınasıl uygulanacaktır? Acaba memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplusözleşme yapma hakkını bireysel olarak mı kullanacaklardır? Sendikasız toplusözleşme olabilir mi? Kamu görevlileri sendikacılığı için sonun başlangıcı anlamına gelen bu değişiklikten vazgeçilmelidir.
Sürecek
(1) Örneğin bk. Hikmet Sami Türk, “Anayasa Değişikliği Taslağı, Cumhuriyet, 30.3.2010, s. 2.
(2) International Labour Office (ILO), Freedom of Association and Collective Bargaining, Geneva 1994, s. 44.
(3) ILO, age, s. 42, 44.
Reblog this post [with Zemanta]______________________________________
Anayasa Değişikliği ve Sendikal Haklar -II-
Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK
Ekleyelim ki, toplusözleşme sürecinde uyuşmazlık çıkması durumunda tarafların başvurusu üzerine vereceği karara -bir kavramsal çelişki olarak- toplusözleşmeniteliği kazandırılmak istenen Uzlaştırma Kurulu, 4688 sayılı Kanun uyarınca Yüksek Hakem Kurulu Başkanının başkanlığında; Üniversitelerarası Kurul tarafından fakültelerin çalışma ekonomisi, iş hukuku, idare hukuku ve kamu maliyesi bilim dallarından seçilecek birer üye olmak üzere dört öğretim üyesinden oluşur.(m. 35/II c. 1). Böyle bir kurulun takdir yetkisini parlamento önünde sorumlu Bakanlar Kurulundan daha iyi kullanacağı, tutarlı bir gerekçe ile savunulamaz. Kaldı ki, her durumda gerçek veya varsayımsal bir toplusözleşmenin gerektirdiği idari veya yasal düzenlemenin yapılabilmesi için Bakanlar Kurulunun -bugün olduğu gibi- devreye girmesi kaçınılmazdır.
Yine Kanun Teklifinin 6. fıkrası ile kaldırılmak istenen 53. maddenin 4. fıkrası, -yukarıda değinildiği gibi- Teklifin 5. maddesiyle kaldırılmak istenen 51. maddenin 4. fıkrası paralelinde bir hükümdür: Aynı işyerinde, aynı dönem için, birden fazla toplu iş sözleşmesi yapılamaz ve uygulanamaz.Yukarıda güçlü sendikacılık açısından söylediklerimiz, bu fıkranın kaldırılması bakımından da geçerlidir. Üstelik bu fıkranın 98 sayılı Sözleşmenin 4. maddesi ile çelişen bir yönü de bulunmamaktadır.
53. maddede yasa tekniği açısından yapılması gereken değişiklik, yürürlükteki 3. fıkranın buradan alınarak Kamu görevlileri sendikalarıkenar başlığıyla halen boş bulunan 52. maddeye aktarılmasıdır (4).
Grev hakkı ve lokavtla ilgili hükümler
Kanun Teklifinin 7. maddesiyle anayasanın şimdiye değin hiçbir değişiklik konusu olmamış 54. maddesinin 3. ve 7. fıkraları kaldırılmaktadır. Sözü edilen 3. fıkra, grev sırasında işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucunda grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddi zarardan sendikayı sorumlu tutmaktadır. 7. fıkraya göre de, Siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.
Bu hükümler, ulusal ekonomiyi grev hakkının kötüye kullanılmasından korumak, grev ve lokavtın toplu iş sözleşmesi sürecinde amaç dışı kullanılmasını önlemek amaçlarına yöneliktir. Dolayısıyla önerilen değişikliklerin bir yandan işçiler için ne getireceği, öbür yandan ulusal ekonomi açısından ne götüreceği iyi düşünmek gerekir. Şüphesiz, grev hakkının kullanılması bazı maddi zararlara yol açabilir. Bu, işin doğasında vardır. Ama kasıtlı hareketlerle işyerinin zarara uğratılması, sonunda işçinin de zararlı çıkacağı bir kısır döngüye yol açabilir. Aynı biçimde işyeri işgali gibi direnişlerle üretimin düşürülmesi de, yalnız işvereni değil, sonunda işçiyi de olumsuz yönde etkileyecek hareketlerdir. İşyeri işgali gibi hukuka aykırı eylemlerin meşrulaştırılmasında hiç kimsenin yararı yoktur. Grev ve lokavtın işçi-işveren ilişkileri dışında amaçlarla kullanılması olanağının getirilmesi, -7. madde gerekçesinde iddia edilenin tersine- ileri bir adımdeğil, ekonomik ve siyasal yaşamı ciddi boyutlarda sarsıntıya uğratabilecek yanlış bir adım olacaktır.
Sonuç
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere, anayasanın 51, 53 ve 54. maddelerinde yapılmak istenen değişiklikler, sonuçları iyi düşünülmemiş yanlışları içermektedir. TBMM Anayasa Komisyonundan geçen değişiklik önerilerinin Genel Kurulda yeniden değerlendirilmesinde sayısız yarar vardır.
(4) Bu konuda ayrıca bk. Hikmet Sami Türk, “Nasıl Bir Anayasa Değişikliği?, Cumhuriyet, 20.3.2010, s. 9.

Tehlikeli Cehalet…

Nisan 12, 2010 Yorum bırakın
TEHLİKELİ CEHALET…
Erdal Atabek’in Cumhuriyet’teki yazısının bir bölümünü birlikte okuyalım:
“Ayın dünyadan uzaklığını bilmemek ‘tehlikesiz cehalet’tir.
Bunu bilmezseniz ‘tehlikesi yoktur’.
Ama önünüzdeki çukuru göremezseniz, bu ‘tehlikeli cehalet’ olur.
Çukura düşer ve kurtarılmayı bekleyerek debelenirsiniz.
Belki birisi sesinizi duyar ve sizi kurtarır.
Ama artık siz kendinizi ‘onun sizi kurtardığı duygusu’ndan kurtaramazsınız.
Eğer o çukurdan kendi gücünüzle çıkabilirseniz özgüveniniz artar.
Bağımlılıkla bağımsızlık arasındaki fark kısaca budur.
Durumunuzu bilirseniz belki kendinize yardım edebilirsiniz.
Ama başkasının kolunda yürürken kendinizi bağımsız sanırsanız, işte bu ‘tehlikeli cehalet’tir.
Bugün Türkiye’yi bağımsız sanmak, bu nedenle ‘tehlikeli cehalet’tir.
Gönlü Arap ülkelerinde, beyni Amerika’ya ipotekli, cebi uluslararası sermayeye çengelli bir siyasal iktidarla Türkiye bağımsız olamaz.
Atatürk Türkiye’si ile bugünkü ülkemiz arasındaki farkı görmemek, görüp de kabul etmemek, kabul edip de Atatürk’ü eleştirmek ‘tehlikeli cehalet”tir.
Duvar yazıları…
* Türk kızlarıyla Hint kızları birbirine çok benzer, ikisi de öküze tapar…
* Milli Piyango gibiyim, herkese vurmam…
* İki tost ekmeği kadar yakındık. Ta ki aramıza kaşarlar girene dek…
* Gelirken bi 70’ lik al kardeşim de, başımızda bi büyük bulunsun…
* Yediğim her salatada seni arar oldum.
Bir hıyarın eksikliği bu kadar mı belli olur…
Ilısu sevgisi
Boğaziçi Üniversitesi’nden 111 öğretim üyesi:
– Ilısu Barajı durdurulsun, diyen bir bildiriye imza attı geçenlerde…
Bir dostumuz soruyor:
– İstanbul yıllardır yağmalanıyor. Ormanlar, yeşil alanlar talan ediliyor. Gökdelenler göğü deldi. Ulaşım felç. Ben bugüne dek Boğaziçi’nden 11 öğretim üyesinin bile toplanıp İstanbul’la ilgili bir bildiriye imza attığını duymadım. Gözünün önündeki cinayetleri görmeyenlerin duyarlığı nasıl oluyor da Ilısu’ya kadar uzanıyor.. Bu ne ilginç bir duyarlılık…
Formula kazığı
Gazeteci Tuncer Bahçevan Formula pistinde kedilerle köpeklerin yarıştığını yazıyordu geçenlerde.
Formula olayı yüz milyonlarca dolarlık bir kazık olarak girdi ülkeye.
Oysa nasıl da parlatıp yutturmuşlardı. Formula seyircisi gelecek, otelleri dolduracak, reklamlar falan derken zengin olacaktık. O zaman bir genç okurumuz kısa bir not göndermiş:
– Abi bu iş bu kadar kârlı olsa bize yedirmezlerdi, demişti. Haklı çıktı…
Saklı hamam…
İstanbul ne sürprizli bir dünya… Mesela… Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde yürürken Ağa Camii karşısında Hamam adlı bir mekânın büyük camekânı gözünüze ilişiyor. Camekâna dikkatle bakınca içerde bir hamam kubbesi seçiliyor.
Bir lokantanın içinde hamamın işi ne?
Meraklanıp lokantaya girince sizi 3 – 4 yüz yıllık bir hamam kubbesi karşılıyor. Kurşunla kaplı dev bir kubbe. Sorduğunuzda size bunun en az 400 yıllık bir Osmanlı hamamı olduğunu anlatıyorlar. Kimine göre bir Mimar Sinan eseri bu… Kimi yapılış tarihini 1571’e kadar indiriyor. Adı Bahçeli Hamam imiş. İyi de o yıllarda Beyoğlu meskun bir alan değil. Üstelik Hıristiyanların mekânı. Bu Türk hamamı orada ne yapıyor… Hem şimdi neden lokantanın içinde.. Sadece son sorunun yanıtını alıyoruz:
– Efendim, yaklaşık 30 yıl önce bu hamamı bir büyük banka satın almış. Anıtlar Kurulu izin vermediğinden, hamamı yıkmadan, koruyarak üstüne 8 katlı bina dikmiş. Hamam da binanın içinde kalakalmış…
* * *
Beyoğlu deyince… İstanbul Anakent Belediyesi Taksim Meydanı’ndaki Sular İdaresi binasını büyük bir sergi salonuna dönüştürmüş. Doğrusu sergi için hayli uygun ve hoş bir alan. Şu anda içinde UEFA sergisi var. 1948 yılında İngiltere’yle oynanan bir maçın topu… Mario Jardel’in Galatasaray’a Süper Kupa’yı kazandıran Real Madrid maçında iki gol attığı (şaşırtıcı derecede küçük) futbol ayakkabıları..vs… Geçerken uğrayabilirsiniz…
Gözler Paşa’da…
Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök “Benim çok söyleyeceklerim var ama şimdi konuşmayacağım” diyor…
Çetin Doğan’ın yakınları ona şu çağrıyı yapıyor:
– Eğer bildikleriniz darbe iddialarını doğrulayan şeylerse, yargıyı hızlandırmak amacıyla bildiklerinizi kamuoyuyla (en azından savcılarla) paylaşın. Yok eğer bildikleriniz iddialari çürüten şeylerse, o kadar silah arkadaşınızın yargı aşamasına gelene kadar hapis yatmaması için, onu da hemen açıklayınız.
Sayın Özkök, herkes sizi bekliyor…
Kategoriler:Uncategorized

Asıl Darbeci Kim?…

Darbe“DEMOKRATİK DÜZENE KARŞI DARBE YAPAN” KİM?…
Yıllarca “Milli egemenlik kâfirliktir; Allah’ın egemenliği!” safsatasıyla demokrasiyi reddetmek; demokrasiyi kendi baskı düzenlerini kurmak için ancak ve yalnız bir “araç” saydığını açık açık bildirmek, siyasal erki yasa dışı yollardan ele geçirmek irişimi, yani DEMOKRASGİYE KARŞI DARBE YAPMAK girişimi değil midir?

Cezai koğuşturmayı ve önemi nedeniyle de tutuklamayı gerektiren bir suç değil midir?

El Kaide teröristi Hikmetyar’ın dizinin dibinde oturmak, aynı nitelikte bir suç değil midir?

ABD başkanı ile baş başa, Türk ulusunun hiçbir kurumunun bilgisine ulaştırılmayan görüşmeler yaparak devlet ve ulus yaşamını peşkeş çekmek, aynı nitelikte bir suç değil midir?

Genel Kurmay Başkanı ile ulus ve devlet yaşamı üzerine yine başbaşa, “Ölümle birlikte mezara götüreceklerini” söyledikleri görüşmeler yapmak, aynı nitelikte değil midir?

Partilerini, Anayasa Mahkemesi kararıyla saptandığı üzere, “Laiklik (yani demokrasi, insan hakları, hukuk devleti düzeni) karşıtı eylemlerin odağı durumuna getirmek”, yine ağır cezalık bir suç değil midir?

…..

Bütün bu ve benzeri ağır suçların sanıklarına herhangi bir hukuksal/cezai koğuşturma uygula(ya)mayanlar, bir gün kendilerini hukuk dışı baskı ve ezinçlere uğramış gördüklerinde şaşırmamalıdırlar.

Çünkü, demokratik hak ve özgürlükler, içinde rahat uyku uyunacak siperler değil, uğrunda her gün, her an mücadele edilmesi gerekli değerler olarak görülmeyince, Atatürk’ün “Yalnız savunma amacıyla kullanılan siperler, yenilgi nedeni olurlar!” saptamasının ne denli gerçek olduğu, bütün ulus ve yurt için çok pahalıya mal olarak ortaya çıkar!

Yavuz hırsız ev sahibini bastırır!

“Baskın basanındır!” eşkiyalığı yürürlüğe girer!

______ Özer Ozankaya / 03 Mart 2010 / İlk kurşun gazetesi

Kategoriler:Uncategorized

Türk Eğitim Sistemi… Türkiye eğitim sistemi “ideal birey” yerine “iyi vatandaş” yetiştirmeyi kendine şiar edinmiştir…

Şubat 13, 2010 Yorum bırakın

Profesör Dr. Yasin Ceylan’ın Kutsalcılar, izindeyizciler ve ideal birey başlıklı (Radikal İki, 24 Ocak 2010) yazısı eğitim sistemimizin irdelenmesi açısından dikkate değerdi. Bu makalenin amacı da Sayın Ceylan’ın düşüncelerinden hareketle eğitim biliminin bakış açısıyla insan yetiştirme düzenimizi genel olarak ele almaktır.
Her çeşit eğitimin dayatma olduğu bir gerçektir. Çünkü dün de, bugün de her toplum eğitim kurumu dediğimiz okulu toplumdaki sosyal, siyasal ve ekonomik düzene eleman yetiştirmek için kurmuştur. Toplumun kendine özgü bir kültürel birikimi vardır ve bu kültürün aktarılması için en önemli aracı kurum okuldur. Okul bunu formal yoldan aktarırken kültürün içindeki olası yanlışları ayırarak veya uzak durulması konusunda öğrencileri uyararak yerine getirir. Kültürün maddi ve manevi öğelerini öğrenciye aşılar, topluma uyumunu kolaylaştırarak bireyin toplumsallaşmasını da sağlar. Onun içindir ki tüm toplumlarda temel eğitim kademesi zorunludur, eğitim sistemleri genelde merkezidir ve yönetsel erkin belirlediği konular öğrencilere öğretilir. Ancak uygulamada işin bu yanı değil de eğitimin insan hakkı olduğu yönüne vurgu yapılır. Buna bir beyin yıkama operasyonu olarak bakılırsa eğitim ile özgürlük ilişkisi nedir ? sorusuna da rahatlıkla cevap verilebilir. Burada üzerinde durulması gereken can alıcı nokta eğitim kurumunun bireye toplumun kültürünü aktarmasının yanı sıra bu kültürü daha da geliştirecek bilim insanı, tekniker, edebiyatçı, sanatçı vs. gibi elemanları yetiştirmesi de beklenir. Türkiye eğitim sisteminin tıkandığı nokta da burasıdır. Yıllardır eğitim kurumlarında yetişen bu insanlara “aykırı ” gözüyle bakılıyor.
İlkel toplumlardan günümüze doğru eğitimin şekillenmesindeki tarihi seyre bakıldığında ekonomik olguların eğitimi hem yapısal olarak hem de program içerikleri açısından yönlendirdiği görülüyor. Örneğin ekonomik yaşam da gün boyu yer alanların çocuklarını kreşe bırakmaları okul öncesini, sanayinin ihtiyaç duyduğu uzmanların yetişmesini sağlamak ta üniversiter eğitimin gelişmesine neden olmuştur. Tarihi seyir böyle olmasına rağmen özellikle Türkiye’ de işin rengi oldukça farklı bir noktaya yöneliyor. Örneğin okul öncesi eğitimin ebeveynin iradesine bırakılmayacak kadar hayati bir mesele olduğu TÜSİAD ın eğitim raporlarında, bilerek veya bilmeyerek sermayenin borazanlığını yapan akademisyenlerin bilimsel çalışmalarında görmek mümkündür. Eğer çocuk ne kadar erken yaşta okula verilirse daha başarılı, hatta iş yaşamında daha çok “girişimci” olacağı hemen hemen aynı kaynaklardan alıntılarla vurgulanıyor. İnsan aklına üç yaşındaki çocuğun annesi ile yaşayacağı duygunun ölçülmezliği ile okul öncesine yönelik oyuncak, kitap, materyal vs. gibi devasa sektörün iştah açıcılığı geliyor.
Her eğitim sistemi mevcut siyasal düzeni benimseyecek ve onu koruyacak bireyler yetiştirmeyi amaç edinir. Bu okulun siyasal işlevidir ve burada siyasal erk okulu bir araç olarak kullanır. Vatan, bayrak, devlet kavramları da buna hizmet etmesi için tüm eğitim kademelerinin programlarında yer alır. Türkiye eğitim sisteminde bu kavramların bariz şekilde yer aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Buna en iyi örnek yolu okuldan veya kenarından geçen herkesin çok iyi bildiği ve 1932 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip tarafından yazılan, o günden bugüne her sabah ilköğretim öğrencileri tarafından okunan “Andımız” metnidir. Bunun yanında 2004 yılından itibaren yapılan ilköğretim ve ortaöğretimdeki program değişikliği dışındaki tüm öğretim programlarında bireyin “toplumun menfaatlerini kişisel menfaatlerden üstün tutar” ifadesi yer alır. Aynı ifade başta Anayasal düzenlemelerde olmak üzere eğitim öğretimle ilgili tüm yasalarda görülebilir. Bu açıdan Türkiye eğitim sistemi “ideal birey” yerine “iyi vatandaş” yetiştirmeyi kendine şiar edinmiştir. Son program değişikliği ile bunun yön değiştirerek “girişimci”, “entelektüel”, “küresel düşünen bireyler” gibi kavramlara yöneldiğini gözlemliyoruz.
Osmanlıda yapılan reform hareketleri ile eğitilmiş bireylerin yüzlerinin Batı’ya özellikle Fransa’ya yöneldiğini biliyoruz. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Fransız etkisinin devam ettiğini hatta eğitim sistemi teşkilatlandırıldığında Fransız modelinin aynısının benimsendiği de aşikâr. 1950 li yıllardan sonra eğitim sisteminde yetişen bireylerin yüzlerinin Batı’nın daha da ötesi Amerika’ya yöneldi. Türkiye eğitim sisteminde aynısı alınmış Amerika eğitim uygulamaları ile ilgili birçok model vardır. Bunları tek tek saymaya gerek yok, ancak eğitim alanında yapılan bilimsel çalışmaların kaynakçasında Amerikalı yoksa çalışma kötü olarak görülür. Bu noktada eğitim sistemi laik, yüzü Batı ‘ya dönük toplumu , devleti kutsal gören iyi vatandaş yetiştirmeye çalıştığı rahatlıkla söylenebilmesine karşın muhafazakâr, dindar birey yetiştirme çabasına girdiği söylenemez. Hatta bundan koparmaya çalıştığı da söylenebilir. Şerif Mardin’in ifadesiyle Cumhuriyet mahalleye imamın yanına temsilcisi olarak öğretmeni gönderdi, ancak, imam mı galip yoksa öğretmen mi orası tartışılabilir.
Türkiye eğitim sisteminde yalnızca ilköğretim düzeyinde değil diğer öğretim kademelerinde de öğretmen ve program merkezli geleneksel bir yaklaşım hâkim. Yani öğrenci itiraz etmez, itaat eder, sorgulamaz olduğu gibi kabul eder. Çünkü karşısındaki öğretmen veya program otoritedir, doğrudur ve de kutsaldır. Bu durum eskiden günümüze geleneksel olarak kabul görmüş öğretmen öğrenci ilişkisini de gösterir. Bunun yanında mevcut sistem öğrenciye eleştiri ve sorgulama imkânı sağlamıyor. Çünkü sistem sınav eksenli işliyor. Her öğretim kademesinden sonra mutlaka teste dayalı sınavlar yapılıyor. Test türü bir ölçmede mutlaka bilişsel dediğimiz bilgiye dayalı sorular sorulur. Örneğin bir test sınavında Ankara’nın Türkiye’nin başkenti olduğu sorulabilir ancak, kitap okuma, spor becerisi gibi hayatta gerekli olan duyuşsal ve psikomotor davranışlar sorulamaz. Onun içindir ki eğitim sistemimiz bilişsel davranış eksenlidir. Dolayısı ile ezbercidir. Ezberci bir eğitimde öğrenci sorgulamaz, yeteneğinin farkına varamaz, okulu yalnızca bilginin yüklendiği yer olarak görür.
İnsanı merkeze alan, onu kutsal gören bir eğitim sisteminin teşkili durumunda ancak düşünen, sorgulayan, kendi izinde yürüyen , bilinçli ve özgür bireyler yetişebilir.
Yrd. Doç. Dr. Sadık Kartal: Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi

Türban…

Şubat 10, 2010 1 yorum

Akp ve Türban.

Din ve türban üzerinden toplumun inancı kaşınarak “siyasi rant” sağlama operasyonu yine ortaya sunulmuştur. Başbakan Erdoğan bu nedenle kendi eşi üzerinden türbanı yine gündeme servis etmiştir !!”

.

Senaryolar…

Şubat 10, 2010 Yorum bırakın

Yekta Güngör ÖzdenYargıçlık, savcılık, avukatlık yapmamış kimilerinin iktidar yandaşlığıyla televizyon ekranlarından bilgiçlik taslayarak inciler(!) döktürdüğü anlatılmaktadır. Hukuku özüyle kavrayamamış, erkler ayrılığının önemini bilincine yerleştirememiş, siyaset çizgisini ayırdına varamamış, polemikler ve demogojilerle kendini gösterme çabalarına koyulmuş, yargıyı siyasetin buyruğuna ve yönlendirmesine, günlük etkilemelere açık tutmayı savunan deneyimsiz diplomalılar bilimsel sıfat taşısalar da gerçek hukukçu olamazlar.
Yağmurlu-karlı, soğuk-sıcak değişimli iklim koşullarının güçlükleri yaşanırken siyasal alanda “erken seçim” önerilerine uzanan umulmadık durumlar yaşanmaktadır. İktidar partisinin üniversite ve yargı kalkışmalarıyla birleştirdiği Silâhlı Kuvvetler karşıtlığı girişimi, kimi askerî senaryoların doğrultusu, kaynağı, dayanağı hakkında söylentiler yayılan gazete tarafından kuşku verecek içeriklere dönüştürülerek yayımlanmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Ergenekon soruşturması ve kovuşturmasının yeni iddianamelerle genişlemesi yanında sıkıntı verecek evreler geçirdiği günümüzde açılımlar için uzun vâdede anayasa değişikliğine varan hazırlıkların yapılması gerginlikleri artıracak olasılıkları düşündürmektedir. Sakıncalı anayasa değişikliklerinin, hukukla ve yargıyla oynamanın karşısına çıkacağı düşünülen engellerin başında Silâhlı Kuvvetler göründüğünden onu önlemek için üzerine yürünerek etkisiz kılmak çabasına öncelik ve ağırlık verildiği konuşulmaktadır.
Haftanın başında Tekel işçileri için yapılan görüşmede Hükûmet adına yapılan önerilerin yetersiz bulunması, gereksinimlere yanıt vermemesi üzerine artan gerginliğin nerelere varacağını kestirmek güçtür. Özelleştirme sırasında ileriyi göremeyen sendikaların ilgisizliği ve tepkisizliğiyle ortaya çıkan sorun çözümü güç bir düğüme dönüşmüştür.
Yargıçlık, savcılık, avukatlık yapmamış kimilerinin iktidar yandaşlığıyla televizyon ekranlarından bilgiçlik taslayarak inciler(!) döktürdüğü anlatılmaktadır. Hukuku özüyle kavrayamamış, erkler ayrılığının önemini bilincine yerleştirememiş, siyaset çizgisini ayırdına varamamış, polemikler ve demogojilerle kendini gösterme çabalarına koyulmuş, yargıyı siyasetin buyruğuna ve yönlendirmesine, günlük etkilemelere açık tutmayı savunan deneyimsiz diplomalılar bilimsel sıfat taşısalar da gerçek hukukçu olamazlar.
Başbakanın “Paslaşıyoruz” diyerek açıkladığı, darbe konusundaki Başbakanlık-Genelkurmay Başkanlığı ilişki düzeni siyasal sözlüğe yeni bir argo sözcüğü eklemiştir. Olağan, hattâ zorunlu çalışmaları Silâhlı Kuvvetleri yıpratmak için çarpıtarak gündeme getirip kullanmanın sakıncaları unutulup iktidar çarkının dönmesini sağlayacak oyunlar düzenlendiği kuşkusu yaratılmıştır. Hukuksal yönden kanıt sayılamayacak aramalar, dinlemeler, gizli tanıklar ve kimi kâğıtlarla sonuç almaya yönelik hukukdışılıklar, kimi salıvermeler, kimi tutukluluğun sürmesi kararlarıyla birbirine eklenmektedir. Silâhlı Kuvvetlerin çalışmalarında görevi kapsamına giren olumsuzlukları önleyip giderme hazırlıklarında suç varsa ortaya çıkarılıp sorumlularının yaptırımlara bağlanması gerekir. Ama bu yöndeki çalışmalar eski dille “tahkirle, tezyifle, tehditle, tazyikle, tahammülsüzlükle” ve takıntıyla olmaz. Kötülüğe eleştiriyle kötülüğe alıştırma ayrıdır. Kamuoyu önünde en güvenilir kuruma yönelik saldırı nitelikli davranışların iktidardan gelmesinin anlamı büyüktür. Kimlerin sevindiğine, hangi ülkelerin Türkiye’den ne zaman neler isteyip beklediğine bakılırsa durumun ağırlığı daha iyi saptanır.
Barış ve Demokrasi Partisi’nin 1. Olağanüstü Kongresi beklendiği biçimde açılıp tamamlandı. İstiklâl Marşı’nın söylenmemesi, PKK renkli bezlerin sallandırılması, Apo posterlerinin yüzünü saklayan gençlerin elinde dolaştırılması, iki parmakla zafer işaretli kolların kaldırılması, katılanların yüzleri, teröristler için saygı duruşu yapılması, görüşmeler için Apo’nun taraf gösterilip adından önce “sayın” sözcüğünün kullanılması, Kışanak ile Demirtaş’ın devlete ve ulusa yönelik ağır tehditleri yanında hiç kalır. İktidarın bunlara yanıtının ödünler olmasının verdiği güvenceyle kışkırtılan kürt kökenlilerin tutumu düşündürücüdür.
Biraz gülümseme için şöyle bir senaryo düşünülemez mi? Oyun oynamaya meraklı çok da.
Eserin adı: Darbeler,
Yazarı: ABD
Oyuncular: Türkiye, Ermenistan, İsrail iktidarları
Rejisör: AB
Ses: Avrupa Konseyi
Işık: Deniz Feneri
Dekor: İngiltere
Kostümler: Ahmedinejad ve Molla Barzani
Figüranlar: Kürt kökenli kimi yurttaşlar
Suflör: BDP’liler ve Apo
Koro: Yandaş medya.
Giderek renk ve içerik değiştirerek iktidar limanına sığınmakta olan medya gemisinde bakalım kaç onurlu yazar kalacak? Başbakan kendisini uyaran yansızları “gazcı” ilân etti. Asıl gazcı yandaşları herhalde yağcı olarak daha çok şımaracak.
Demokrat Parti Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un Star TV kanalında 1 Şubat günü yayımlanan söyleşisindeki eleştirileri ve benzetmeleri haklıdır. “Yargı vesayeti” suçlamasıyla kendi tutumlarını unutturmak isteyen Başbakanın özel rejimi giderek güçlenmektedir. Olası Anayasa değişiklikleriyle durum pekiştirilecektir. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararına karşın hukuksuz dinlemeleri gerçekleştirme işlemlerinin başındaki görevli tutulmakta, korunmaktadır.
Kimi eşitsizlikler ve olumsuzluklar içeren Tamgün Yasası beklendiği gibi imzalanarak Resmî Gazete’de yayıma gönderilmiştir. Sağlık konusunda yandaşları güçlendirme, üniversiteleri söndürme, kazançları kendilerinin de ortak olduğu söylenen kuruluşlarda toplama, kimi abartılı savunmalarla gerçekleştirilmek istenmektedir. Önemli gelir artışı sözlerinin gerçeklerle hiçbir ilgisi olmadığını yetkililer anlatmaya çalışmaktadır. Kamuoyu yanıltılarak özel amaçlı düzenlemeler yürürlüğe konulmaktadır. Bunları sürdürmek için de Anayasa Mahkemesi ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapılarının değiştirilmesi çalışmalarına hız verilmiştir. Milletvekili ve Bakan olmak umuduyla AKP’ne katılan kimilerinin bu oyunlara âlet olması, destek vermesi üzücüdür.
Dinsel amaçlı dernekler giderek artmakta, Deniz Feneri için artık etkin bir çalışma duyulmamaktadır. Dinsel konuları amaç edinen dernek sayısı 15 bini bulmuştur. Küçülen ekonomi, yandaş medyanın çırpınmasına karşın, halkın sırtına iyice bindirmiş, omuzlarını düşürmüştür. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nun açıklamaları dışsatımdaki gerilemeyi ortaya koymaktadır. İktidar ve yandaşları hâlâ “teğet” değerlendirmesindeler. Almanya’daki 5 bin camiden 30’una polisin baskın yaptığı, Türkiye’de tâcizci imamın camiye sığınarak linçten kurtulduğu haberleri üzüntüleri artırmıştır. Birçok olay halktan gizlenmekte, unutturulmaktadır._______________________ [ Ulusal Ses ] – 10.02.2010

Buralara Nasıl Geldik?…

Şubat 7, 2010 Yorum bırakın

Din eksenli bir iktidar, neredeyse özgür basını yok etme yolundadır ve yurdun bütün kurumlarını kendi emir komutası altında toplama kararlılığındadır. Toplumun ruh sağlığı ve tüm dengeleri bozulmuş, kurumlar birbirine düşürülmüş, üniter yapı iyice sarsılmıştır.
Prof. Dr. Coşkun ÖZDEMİR
Yıl 1945, henüz çok partili düzene girilmemiş. Gelmiş geçmiş en büyük Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel bakanlıktan alınıyor. Sayısız hizmetleri yanında, Köy Enstitüleri’nin kuruluşuna öncülük etmiş, Türkiye’ye 500 klasik eser kazandırmış yüce bir insandır Hasan Âli, onun yerine göreve gelen Reşat Şemsettin Sirer, İnönü ile birlikte Köy Enstitüleri’ni Hasanoğlan Yüksek bölümünü ziyaret eder.
Oradan dönüşte İsmet Paşa’ya “Paşam, bunlar böyle bir eğitim görürlerse biz onları idare edemeyiz” deyişi yaygın bir söylentidir. Yine o yıllarda, doğunun güçlü ağalarından Kinyas Kartal Cumhurbaşkanı İnönü’yü ziyaret ederek, “Paşam, bu okulları kapatmazsan sana doğudan hiç oy çıkmaz” demiştir. 1948’de bu defa Dil Tarih Fakültesi’ne bir saldırı gerçekleştirildi. Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif, Behice Boran, Azra Erhat gibi Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük beyinler darmadağın edildi.
Onlar yurtsever solcular idiler. Yakın tarihimizde kara bir sayfadır bu olay, 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin ilk icraatı Arapça ezan ve onun ardından CHP mallarına el koyarak aydınlanma odağı Halkevlerini ve Köy Enstitüleri’ni kapatmak olmuştur. Bunların her biri bir karşıdevrim ve halka ihanettir. Aydınlanmanın önünü kesmektir.
Tarihten dersler
DP başbakanı Meclis’e “Siz isterseniz hilafeti de getirebilirsiniz” diye seslenmiştir. Radyolardan saatlerce okunan Vatan Cephesi duyuruları tam bir ayrımcılıktır ve utanç verici bir DP icraatıdır. İktidarın tetiklediği 6-7 Eylül olayları da Türkiye tarihine yazılmış kara bir sayfadır. Bunları yazılarımda sıkça yineliyorum çünkü bu dönemle ilgili çok yalan söyleniyor. Demokrat Parti daha başlarken demokrasi umutlarını yok eden bir parti olmuştur.
DP’yi izleyen Demirel, Evren paşa, Özal, Çiller, Erbakan iktidarları eğitim birliğinin altüst edildiği, tarikat ve cemaatlerin filizlenerek halkın akla, bilime değil dogmalara bağlanmasına yol açan icraatların öne çıkarıldığı dönemlerdir. Sadece Demirel 325 imam hatip okuluna imza atmıştır. Bu iktidarlar Cumhuriyetin ve Büyük Atatürk’ün amaçladığı, “Kendi dünyasını kurabilen, kendi tercihlerini, kendi seçimlerini yapabilen, bilinçli yurttaşların” yetişmesini engellemek için her şeyi yapmış, her çabayı göstermişlerdir.
Sola darbe
Yıllar boyunca emekten yana güçlü bir sol partinin kurulup gelişmesi de sivil ve askeri darbelerle, CIA’nın yeşil kuşak teorileri ile sistemli bir şekilde önlenmiştir. Bu halk karşıtı, akıl, bilim, Aydınlanma karşıtı gelişmelerin sonucunda 21. yüzyılın başında iktidara İslamcı bir parti, AKP gelmiştir. Bu parti de öncekiler tarafından kendisi için hazırlanmış bu çok elverişli zeminde toplumu dinselleştirmek, türbanlaştırmak için sinsi ve takıyyeci bir icraatı gerçekleştirmiş, eğitimde müfredat değişiklikleri yapmış, tarikat ve cemaatlerin güçlenmesi, halkın özgür iradesinin iyice koşullandırılması, aklının üzerine ipotek konması için bütün hünerini ve kurnazlığını kullanmıştır.
Yıllardır seçim sonuçlarını irdeleyen, yorumlayan usta konuşmacılar, ortalama 4 yıl eğitim görmüş, Aydınlanmadan, akıl ve bilime dayanan bir eğitimden yoksun bırakılmış, milli irade temsilcisi halkımızın sosyal, ekonomik, kültürel, eğitimsel yoksunluklarından bunun sorumlularından hiç söz etmiyorlar.
Hangi koşullarda yapıldığını hiç umursamadan onun yaptığı seçimi kayıtsız şartsız kutsuyorlar. Onların özgür iradesini, öngörülerini, bilgi birikimlerini, günlük ihtiyaçlarının baskısını yoksulluk ve yoksunluklarını hiç sorgulamıyorlar.
Seçimlerde halkın bir muhtıra verdiğini ileri sürenler, bu kadar halka karşı, neoliberalizmden, büyük sermayeden yana, işsizliğe, yoksulluğa çare yaratamayan, başımıza türlü belalar açan PKK’ye destek veren ABD’ye bağımlı, şaibeli bir iktidara halkın hangi gerekçelerle oy verdiğini merak etmiyorlar? Çok dikkat çekicidir yıllardır süregelen siyasi tartışmalarda, siyasi gerginliklerde, ülke sorunlarının konuşulduğu panellerde, 72 milyonluk Türk halkının nerede ne durumda olduğu ve bunun sorumlusu olan iktidarlar hemen hiç sorgulanmıyor. Tekel işçilerinin haklı direnişlerini başbakan ideolojik diye suçluyor. Yargı devletinden şikâyetçi oluyor. Aslında beğenmediği hukuk devletidir.
Her kurum kendisine iktidarına bağlı olsun istiyor, onun için darbe, türban hep ön planda tutulmalı, mağdurluk söylemi devam etmeli, tüm acı veren ve yürek yakan ülke gerçekleri darbe söylemlerinin gölgesinde kalmalıdır… Ama sivil darbelerin sözü edilmeyecektir. Halkın yoksulluğundan, işsizliğinden, çaresizliğinden, gelir dağılımındaki korkunç adaletsizlikten değil, durmaksızın ıslak ya da kuru imzadan, çeşitli belgelerden, balyozdan, 27 Nisan muhtırasından Emine Hanım’ın gözyaşlarından söz edilecektir. Yoksul, işsiz, çaresiz halkın gözyaşlarının sözü edilmeyecektir.
Bir grup soldan devşirme neoliberal sözde aydın da kayıtsız şartsız ordu düşmanlığı yapar, cumhuriyet devrimlerine çullanır, ÇYDD derneğinin kızlarına çamur atarken bunca yıldır sivil iktidarların süregelen ihanetini kötü yönetimini hiç ağzına almıyor. Ben, 60 yıldan beri büyük çoğunlukla sağ partilere oy veren, kendi çıkarlarının nerede olduğunu iyi fark edemeyen, gittikçe artan İslami muhafazakârlık ortamlarında yaşayan halkıma 60 yıldan beri ihanet edildiği, gelişmesinin, aydınlanmasının, bilinçlenmesinin engellendiği kanısını taşıyanlardanım. Bugün açılım ve demokratikleşme adı altında yapılan da sadece bir aldatmacadır ve halktan tepki görmüştür. AKP iktidarının demokrasiye ve hukuk devletine saygılı olmadığı, tek parti diktatörlüğü kurma yolunda olduğu tüm kanıtları ile ortadadır.